Terapi Koltuğundaki Z Kuşağı Gerçekte Ne Arıyor?

Terapistlere Göre terapiye gelme imkanı bulan Z kuşağı bireylerinde çokça öne çıktığını söyledikleri bulgular;

Z kuşağı, çokça itilip kakılınca doğal olarak diğer insanlardan daha çok anksiyete ve depresyonla mücadele ediyor ve bu da çalıştıkları ortamlarda zaman zaman belli tartışmalara kapı açıyor.

Z kuşağının kırılganlığı, hak arama isteği, şirketlerde bir çatışma ortamı yaratınca ofis içinde bir elektriklenme, homurdanmalar, mırıldanmalar ve tabi mutsuzluklar oluyor.  Allahtan insanlar beş yıl öncesine göre terapiye daha açıklar da bu konuda kişilerin destek almaları toplumdaki bu derin çatlağı daha çok büyümeden onarıyor.  Psikolojik desteğe ihtiyacı olan biri dün deli muamelesi görüp psikiyatrist ve psikologlarla gizli görüşürken bugün ne değişti de Z kuşağı bireyleri hiç de saklamadan hatta psikolojik destek aldığını da dile getiren söylemler içine girdi.

Diğer nesiller, dışlanma veya azarlanma korkusuyla bu tür konuları tartışmak için haddini aşmaya cesaret edemezdi. Ancak Z kuşağının, etrafındaki yetişkinlerin kendilerini dinlemesini sağlama konusundaki ısrarı gerçekten şaşırtıcı.  Sözde “duyarlılıkları” onlar için kelimenin tam anlamıyla bir süper güce dönüştü.

Aşırı hassas ve belki de dik kafalı oldukları söylenen Z kuşağının tartışmasız en çarpıcı özelliği, otorite de dahil olmak üzere her şeyi bazen de amansızca sorgulamalarıdır. İnsanlar bunu düşündüklerinde genellikle ebeveynleri ve öğretmenleri akıllarına gelir, ancak bunun kişisel yaşamlarındaki insanlarla pek ilgisi yoktur. Aslında çokça sorguladıkları otoriteler, politikacılar, şirketler ve devlet kurumları gibi toplumun merkezindeki güç odakları.

Z kuşağı sistemi sevmiyor, ona hizmet etmek zorunda olan insanlardan değil. İşte kopukluk tam da burada ortaya çıkıyor. Onlara göre, bu şekilde yaşamak zorunda değiller. Önceki nesiller toplumu olduğu gibi kabul ederken, Z kuşağı statükoya aktif olarak meydan okumaya çalışıyor. Z Kuşağı, protesto söz konusu olduğunda bir noktayı vurgulamak için elinden gelenin fazlasını yapacak gibi görünüyor ve hatta mezuniyet törenlerinde de bu tutumlarını tüm samimiyetleriyle sergiliyorlar. Sistem için kötüsü;  Z kuşağı sadece sokaklara çıkmakla kalmayacak, aynı zamanda şirketlerin gelirlerini de  doğrudan vuracaklar. Ürünleri boykot ederek ve kendi değer sistemlerine uygun alternatiflere yönelerek bunu yapabileceklerini görüyoruz. Meseleleri , paralarını kullanarak cesur bir siyasi mesaj vermek ve insanlara kapitalist sisteme karşı olduklarını  hissettirmek.

Z Kuşağı, sosyal medya platformlarının yardımıyla normal protestoları yeni dijital çağa taşıdı. Z Kuşağı bu konuda en iyi bildiklerini bir araya getiriyor: teknoloji sevgisi ve tabi ki sosyal adalet sevgileri.

Eski nesiller için, değerleriyle uyuşmadığı için işini bırakmak dramatik ve dürtüsel görünebilir, ancak Z Kuşağı için aynı şey geçerli değil. Z Kuşağı, işi maaş için katlanılması gereken bir şey olarak görmek yerine, aynı zamanda hem tatmin hem de mutlu olmak istiyor. Kendileriyle konuşulurken temel saygı gösterilmesini istiyorlar ki aslında günümüzde istedikleri hiçbir şey çok fazla değil.

Bu arada bu yaklaşım, iş yerlerini yavaş yavaş değiştiriyor. Çünkü yeni çalışan profili denince elde şu an eskilerin ( çok genç yaşlarda emekli olmaları nedenli )  yerini hızlıca almaya başlayan Z kuşağı var. Bu nedenle de büyük şirketler çalışan değerlerini ve mutluluğunu dikkate almaya başlıyor. Sonuçta o eski konforlu eleman çalıştırma keyfinden ödün verseler de yeni çağın yeni yüzü de bu.

Her ne kadar Z kuşağı moda seçimleriyle veya belirli emoji kullanımlarıyla bilinse de, belki de onların en değerli yaklaşımı şu: Biz bireyiz. Her şeyi tüm çıplaklığıyla ve doğru bildiğimiz şekilde yaşayacağız. Böyle olunca da bir çatışma çıkmaması olası değil tabi ki.

Bu anlatımlardan, Z kuşağını bir kez daha tanımlamaya çalıştıktan sonra tekrar Z kuşağı ve terapi ilişkisine geri dönelim. Aslında çok net görüldüğü üzere Z kuşağının ruh sağlığının iyi veya kötü olduğunu bildirme ve bir ruh sağlığı uzmanından tedavi alma olasılığı diğer nesillere göre daha yüksek.

Bunun açık görüşlülüklerinden mi yoksa içinde büyüdükleri dünyanın gerçek etkilerinden mi (örneğin siyasi huzursuzluk, artan yaşam pahalılığı ve farklı bir kültür oluşturma çabaları mı ) kaynaklandığı tam olarak belli değil. Ancak açık olan şu ki, birçok Z kuşağı insanı,  TikTok gibi büyük platformlarda zihinsel sağlıklarını tartışırken aslında daha savunmasız ve şeffaf olmaya daha istekli . İlginç değil mi ?

Bu, damgalanmayı azaltmada, profesyonel desteği teşvik etmede ve sistemik sorunların ele alınmasında yardımcı olabilir .

Peki Z kuşağı terapiye gittiğinde seanslarda en çok hangi konular konuşuluyor? Diğer nesillerin karşılaştığı zorluklardan nasıl farklı olabilirler?

Z Kuşağı Danışanlarının Terapide En Çok Dikkat Çektiği 1 Numaralı Şey;

Bazı terapistler yalnızlık ve izolasyonun en yaygın endişe olduğunu söylüyor. Dahası bunda en büyük katkının sosyal medyanın yükselişi olduğunu söylüyorlar.

Bunun birkaç nedeni olabilir; bunlardan biri FOMO’dur ( fırsatları kaçırma korkusu ). Bu kuşak ne yaptıklarını ve kimlerle birlikte olduklarını çok daha fazla paylaştığından, okulda, iş yerinde  dışlandıklarını, toplantılara davet edilmediklerini ve kendilerini yeterince iyi hissetmediklerini neredeyse anında öğreniyorlar. Bu da tabi anlık olarak ruh hallerine yansıyor.

Ve gerçek şu ki, bu takıntıları bazen anlamlı bile olmayabilir. Maalesef insanlarla birlikteyken de kendilerini yalnız hissedebiliyorlar. Çok fazla paylaşım yapıldığı, bir bombardıman içinde oldukları için hem yapılan paylaşımların onları etkileyecek yapısı hem de kendi yapacakları paylaşımların diğer insanlardan daha iyisi olmasını isteme çabaları onları kısır bir döngüye sokuyor. Ve onlar hayatlarının her anında bunun farkında olarak yaşıyorlar.

Terapistlerin genel olarak kabul ettikleri görüş; Z kuşağı danışanlarının çoğunun insanları paylaşımlarıyla bu kurtlar sofrasında var olmaya çalışan, başkalarının nasıl göründükleri ile ilgilenen ve onaylarını yalnızca dış kaynaklardan (beğeni yorum vs.) almakla meşgul olan kişiler olduğu yönündedir.

Bu duygular aynı zamanda bu neslin oturumlarda paylaştığı diğer ortak konularla da ilişkilendirilebilir. Uzmanlar ” Z kuşağının terapiye getirdiği başlıca depresif ve kaygılı belirtiler, yaşamları içindeki ilişkilerindeki değişikliklerle ilgili kaygılar ve özsaygı ile mücadeledir” diyor. Depresyon, kaygı ve özgüven konusunda özellikle ilişkilerle ilgili olarak, Z kuşağının kabaca yüzde 45 ila yüzde 50′ si, ilişkilerin zihinsel sağlık sorunlarına önemli bir katkıda bulunduğunu belirtiyor .  Özellikle yalnızlık duygularıyla yakından bağlantılı olabilecek daha spesifik örnekleri arasında değersizlik duyguları, bir arkadaşı veya partneri kaybetme, sosyal medyayla ilgili karşılaştırma ve öz saygı onlar için çok önemli. İlginç bir şekilde, bu verilerin Z kuşağı danışanlarının söylediği şey tam da onların duymaya ihtiyaç duyduğu şey: Yalnızlık bu kadar yaygın olduğundan bu mücadelede muhtemelen yalnız olamazlar. İşte o noktada da terapi hayatlarına giriyor tabi ki.

Peki Uzmanımız Bu Konuda Danışanlarına Ne Önerir Derseniz de;

Genel anlatı yalnızlık ve izolasyonla mücadele eden bir danışanla çalışırken, benlik saygısı ve benlik kavramı çalışmaları ile daha derinlere inmenin sonuca gitmeyi hızlandırdığı.

“Z kuşağıyla birlikte değerleri ve etiği kendi kendime keşfetmeye çok zaman harcıyorum” diyen uzmanlar var.  “Bu, onların normlardan ve beklentilerden kopmalarına önemli ölçüde yardımcı oluyor ve ‘modaya uygun’ olanlardan daha az, önemli olduğunu düşündükleri şeylerle eşleşen anlamlı bağlantıların önemine daha fazla odaklanmalarına yardımcı oluyor.”

Danışanlar bunun üzerinde düşündükçe, yargılayıcı düşünme biçimlerini unutmaya ve kendi değerlerine uygun yaşama konusunda güven oluşturmaya çalışıyorlar.

Sorunu ele almanın bir başka seçeneği de sorunun kökenine değinmektir. Terapistlerin danışanlarıyla yapmayı sevdiği şey de bu. Altta yatan faktörleri belirledikten sonra bir plan oluşturmak ve bunun danışanın hayatına geçirmek.

Terapistler benlik saygısı söz konusu olduğunda bunun onaylama egzersizleri yapmak gibi görünebileceğini belirtiliyor . Danışanlarına olumsuz düşüncelerine meydan okumaya ve onları olumlu düşüncelerle değiştirmeye teşvik ediyorlar. Daha genel olarak günlük tutmayı, hobilerle uğraşmayı ve sevdiklerinizle vakit geçirmeyi de tavsiye ediyorlar.

Bu Arada Z Kuşağı Arasındaki Diğer 3 Ortak Terapi Konusu ve Neyin Yardımcı Olduğu Konusuna Gelirsek ;

Konuştuğum uzmanıma göre Z kuşağının en yaygın endişesi izolasyon veya yalnızlık olsa da diğer sıkıntılarıyla ilgili maddeler de şöyle sıralanabiliyor;

1. Motivasyon eksikliği

Motivasyonsuz hissetmek, neyi sevdiğinizi bilmemenize, amacınızdan emin olamamanıza ve katkıda bulunan diğer faktörlere (muhtemelen kapitalizm ve işe ve para kazanmaya odaklanma) bağlı olabilir.

Uzmanım Z kuşağının tutku eksikliği hissettiğini ve neyden hoşlandığını bilmiyormuş gibi tanımlıyor. Bu tutku eksikliği, amaç ve tatmin eksikliği yaratarak kaygı ve depresyon belirtilerine neden oluyor.”

Gerçi bu endişenin yalnızca Z kuşağı danışanları tarafından değil aynı zamanda ebeveynleri tarafından da dile getirildiğini belirtiyorlar. Ebeveynler, çocuklarının telefonda daha az zaman geçirmesini ve hayatla daha fazla ilgilenmesini istiyor.

2. Sahip olduklarını düşündükleri bir durum analizi

TikTok’un (ve TikTok terapistlerinin, koçlarının vb.) yükselişiyle birlikte TikTok teşhis ve zihinsel sağlık konuşmalarının da yükselişi geliyor. Açık olmak gerekirse psikiyatristler, psikoterapistler dururken  bu mutlaka kötü bir şey değil. Çünkü farkındalığı artırır ve gerçek desteğe ulaşmayı teşvik eder; zihinsel sağlığı normalleştirir ve onu daha az tabu haline getirir.

Travma çözümünde uzmanlaşmış bir uzman “Bu nesli diğerlerinden ayıran şey , Z kuşağı danışanlarının bağlanma stilleri gibi farklı zihinsel sağlık kavramları üzerine inanılmaz miktarda araştırma yapması ve sıklıkla çeşitli teşhisler hakkında araştırma yapmasıdır” diyor. “Ve bu araştırma harika olsa da, çoğu zaman Z kuşağı terapiye gelerek DEHB’ye sahip olduklarına veya otizm spektrumunda olduklarına, hatta bipolar bozuklukta olduklarına inandıklarını resmi bir değerlendirme veya değerlendirme olmadan paylaşıyorlar.”

Peki bu konuda uzmanımız  ne diyor ;  öncelikle düşüncelerinizi, belirtilerinizi ve davranışlarınızı listeleyin diyor. Daha sonra mümkünse bunları bir klinisyenle tartışın. Bu, en doğru bilgiyi ve dolayısıyla doğru tedaviyi almanızı sağlayabilir.

Aynı zamanda, bir etikete çok fazla bağlı kalmamayı teşvik ediyor ve bunların “normal” tepkileri patolojik hale getirebileceğini ve kendimizi daha kötü hissetmemize neden olabileceğini belirtiyor.

“Etikete odaklanmak yerine, kendinizi desteklemek için neler yapabileceğinize odaklanın” diye ekliyor ve “endişelerinizi doğrulayabilecek ve aynı zamanda hayatınızı daha iyi hale getirebileceğiniz yolları belirlemenize yardımcı olabilecek bir profesyonelle konuşun.”

3. Günlük kaygılar ve sağlıklı yaşam arzusu

Çok ilginçtir ki birçok Z kuşağı danışanı, dibe vurmadan veya teşhis edilebilir bir rahatsızlığı olduğunu hissetmeden önce bile terapinin yararlı ve önemli olduğunu kabul ediyor.

Genellikle günlük endişeler ve genel koruyucu sağlık için danışmanlık aramaları onları öne çıkarıyor.

Önceki nesillerde danışanların genellikle bir şeylerin “yanlış” olduğunu hissettiklerinde veya semptomları belirgin hale geldiğinde tabi imkanları da varsa bir terapiste başvurdukları görünüyordu.

Nesiller arasındaki fark, muhtemelen akıl sağlığı tedavisine ilişkin damgalamanın azalmasından ve son yıllarda terapiye gitmenin ne kadar normal hale gelmesinden kaynaklanıyor.

Bu hafta açık havada, billboardlarda yeni muayehanesinin açılışını duyuran Psikiyatrist, Uzm. Dr. Umut Yarıcı’nın  muayenehane oda kapısından içeri girip de rahat koltuklara iliştiğimde  gözüm hemen duvarda asılı duran o meşhur tabloyla buluştu.  Kahverengi zarif bir pipo ve altında özenle yazılmış Fransızca bir cümle: “Ceci n’est pas une pipe” (Bu bir pipo değildir). İş konuşması sohbete döndüğünde önce hemen bu pipo görselinin neden orada asılı olduğunu sordum ve sağ olsun bilinçli bir seçim olduğunu ve neden orada durduğunu tüm samimiyetiyle anlattı. ‘’Belçikalı sürrealist ressam René Magritte, 1929 yılında bu resmi yaparken zihnimize basit ama sarsıcı bir soru bırakmış. Resimdeki içine tütün konulup içilen bir pipo mu yoksa sadece tuval üzerinde boyalarla oluşturulmuş bir görsel mi ? işte asıl mesele bu diye olayı açıkladı ‘’

Yazacağım yazı Z kuşağı ile ilgili olunca onlar üzerine de bir sohbet yaptık. Ve gördüm ki bugün terapi koltuğuna oturan Z kuşağı bireylerinin yaşadığı derin iç çatışmalara baktığımızda, Magritte’in bu asırlık tablosunun modern bir aynaya dönüştüğünü görmek hiç de tesadüf değil.

‘Bu arada doktor arkadaşım kendi dalında doğruların her 20 yılda bir revizyona uğradığını ‘’ anormalin ne olduğunu tanımlayabiliyoruz ancak konu normal nedir’e geldiğinde net bir cevap bulamıyoruz’ gibi gerçekçi bir yaklaşımda bulunuyor. Bana kalırsa birilerini anlamaya çalışırken, ister istemez etiketlerken acele etmeden, hüküm vermeden zamanın dinamikleri içinde hareket edip onlara da hayat hakkı vermemiz gerektiğini söyleyebilirim.

Yazıyı bağlarken de bir örneklemeyle sizleri, erken teşhisin her konuda hayat kurtarıcı olduğu gerçeğiyle tıbbın her alanında profesyonellerinden destek almanızı istiyor, diliyorum.  Arabamızın bozulmasını beklemek yerine rutin olarak yağ değişimi için oto tamirhanesine götürmemize benzer şekilde, bu günkü konumuz çerçevesinde, hiçbir şey ‘yanlış’ olmasa bile kendinizi topluma yabancı hissediyorsanız imkanları zorlayarak doğru bir uzmanla terapiye katılmak, sağlıklı baş etme becerilerini, benlik kavramını ve zihinsel sağlığı geliştirmeye yardımcı olur diyor ve hepinize sağlıklı, mutlu bir yaşam diliyorum.

Hoşça kalın. Kendinize çok iyi bakın.

Hurşit Büyüklü

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir