Yazı yazmayı seviyorum. Hatta bunun için yaratılmışım diyecek kadar ileri de gidebilirim. Çok mu iyi yazıyorum. Değil tabi ki. Ama samimi bir dille yazdığıma inanıyorum diyerek lafı bayrama bağlıyayım. Evet bu gün kurban bayramının ilk günü. Aklıma birden çocukluğumuzun, gençliğimizin bayramları geldi. Artık bayram demenin tatilden bir başka anlam taşımadığını gördüğüm bugün hem kendime o günleri yaşatmak ve hem de okuyacaklara bir zamanlar İstanbul’ da bayramlar nasıl yaşanıyormuş örneklemek için yazıya başlıyorum.
İstanbul’unda bayram, sadece takvimdeki o 3-4 günden ibaret değildi; asıl heyecan ve neşe, bayramdan en az bir-iki hafta önce başlayan o tatlı telaşta, yani bayram hazırlıklarında yaşanırdı.
Bayram gelmeden önce evlerin tepeden tırnağa yenilenmesi şarttı. Bu temizlik, sıradan bir hafta sonu temizliği değildi.
Evdeki tüm halılar kaldırılır, beyaz tül perdeler kaynatılır, kolalanırdı, her şey ama her şey elden geçirilirdi.
Eğer imkan varsa, bayram öncesi hele kıştan çıkıldıysa evler badana edilirdi. Sokaklardan gelen o taze badana kokusu, bayramın ilk habercisiydi. Gümüş tepsiler, kalaylı bakır kaplar ve kristal avizeler parlayana kadar ovulurdu. Çocuklar için hazırlıkların en muazzam kısmı şüphesiz bayramlık kıyafet ve ayakkabı alınmasıydı.
Ailece Mahmutpaşa’ya, Sultanhamam’a Beyoğlu’na alışverişe gidilirdi. Dükkanlar tıklım tıklım olur, ve inanmayacaksınız sıkı pazarlıklar dönerdi.
Genellikle çocuklara bir-iki numara büyük, iskarpin ayakkabılar alınırdı. Çocuklar biraz bu duruma bozulsa da amaç çocuğun büyüme hızı nedenli bir sonraki bayramda da ayakkabıyı giyilebilmesiydi.
Alınan o yeni kıyafetler ve tabandaki köseleden dolayı gıcır gıcır kokan bayramlık kunduralar, bayram sabahına kadar yatağın baş ucuna ya da yastık altına saklanır, çocuklar gece heyecandan uyuyamaz, uyanıp uyanıp gizlice ayakkabılarını bakar hayal kuraralardı.
Bayramdan bir gün önceki Arife günü evde her işe yetişildiyse evin hanımı, çok bitkin düştüyse de komşular da yardıma gelir ve o incecik, tül gibi baklava yufkaları oklavalarla açılırdı.
Evlerde ya kuzinelerde bu baklavalar pişirilir ya da mahallenin taş fırınına götürülürdü. Arife günü fırınların önünde ellerinde tepsilerle bekleyen kadınların ve çocukların oluşturduğu o kuyruk tam bir bayram manzarasıydı.
Bayram klasiği bayram ziyaretleri için kapıyı çalacak misafirler ve mahalle çocukları için hazırlıklar Arife günü zirveye ulaşırdı.
Eminönü’nde Hacı Bekir Lokumcusunun ve de Kuru Kahveci Mehmet Efendinin önünde metrelerce kuyruk olurdu. Şık cam şekerliklerin içine konmak üzere renkli akide şekerleri, naneli bonbonlar, çikolatalar ve badem ezmeleri alınırdı.
Kuru Kahveci Mehmet Efendi’den yeni çekilmiş, buram buram kokan taze Türk kahvesi olmazsa olmazdı.
Evin demirbaşı olan o kesme cam kolonya şişeleri boşalmışsa, seyyar kolonyacılara ya da eczahanelere götürülüp doldurulurdu. Pereja veya Rebul limon kolonyasının kokusu misafir odasını kaplardı.
Uzakta olan akrabalara, dostlara postane önlerindeki seyyar kartpostalcılardan seçilen, üzerinde simli İstanbul manzaraları, çiçekler veya sevimli çocuk resimleri olan “Bayram Tebrik Kartları” yazılır zamanına denk gelsin diye de önceden postalanırdı. Arife günü sokakta postacının yolunu gözlemek, gelen kartları okuyup büfenin aynasına dizmek o günlerin ritüeliydi. Hatırlıyorum da Osmanbey’de bir bayram babamın arkadaşı olan kartpostal tezgahı sahibinin yanında hem kart satıcısı olarak ve hem de kartı alıp da parasını vermeyenleri gözlemek için çalışmıştım. Harçlığımı çıkardığım ve hem de hayat tecrübesi edindiğim bir kısa dönem. Önemli bir postaneydi Osmanbey postanesi. Bergüzar Korel’in babası Tanju Korel’i ilk kez orada görmüştüm. Ve ne yazık çok güzel bir kadın, büyük olasılık o dönemin film artislerinden biri, kimbilir belki de sosyete güzeli 5-6 adet kart alıp ödeme yapmadan postane kapısından içeri seğirtmişti. Yani parayı vermemişti. Kalakalmıştım. Hiç beklemiyordum. İşin kötüsü bir insanın 5-6 kart çaldı diye suçlanıp damgalanabileceği, bayram gibi çok özel bir zamanın onun için zehir olacağını düşündüm. Ama bir yandan günlük yevmiye aldığım yerde işimi de yapamamış olacaktım. İhtiyaç molası için tezgahı bana bıraktıklarında cebimden kasaya o adet kadar kartpostalın parasını koydum. Akşam da babama bu işi yapamayacağımı söylemek yerine gitmemek için bir mazeret uydurdum. İş çok renkliydi ama …
Ve kaldığımız yerden yazıya devam. İşte tüm bu yorgunluk, telaş ve tatlı koşturmaca Arife gecesi bittiğinde, yerini derin bir huzura bırakırdı. Herkes banyosunu yapmış, kıyafetler ütülenmiş, ev mis gibi kolonya, badana ve şerbet kokusuna bürünmüş şekilde ertesi sabah kılınacak bayram namazını ve kurulacak o ilk neşeli bayram sofrasını beklemeye koyulurduk.
Bayram sabahı biz babam ve kardeşlerim bayram namazına gider, namaz sonrası cami avlusunda tanıdıklarla bayramlaşılırdık. Bayramın getirdiği neşe, ruh dinginliği ve tatil hayali ile evin kapısı çalardık. Kapıyı rahmetli annem açardı. Hemen babaannemizin yanına seğirtir ellerinden öper ona sarılırdık. Çok duygusal anlardı. Tabi sonra sevgili anneme sarılır ellerini öperdik. O bayram hazırlığının getirdiği tüm yorgunluk çoktan uçmuş gitmiş olurdu. Hazırladığı muhteşem kahvaltı sofrasına otururduk. Asla bugün aynı tadı alamadığımız kahvaltılıklara saldırırdık. İyi bir seçkiyle İstanbul’da yaşıyor olmanın da avantajıyla her bölgenin en iyi kahvaltılıkları masada olurdu. Glikoz yoktu, tatlandırıcı, koruyucu yoktu. Zaten reçeller hep aile tarafından yapılırdı. Kahvaltı sonrası herkes daha önce ütülenmiş giysilerini giyer sıra bayram için alınmış ayakkabılarını giymeye gelirdi. Babam fötr şapkası, üstünde gölgeliği de olan kemik güneş gözlükleri, kendine özenle diktiği takım elbisesi ile ve annem de o dönemine uygun bayramlık giysileriyle başında eşarbıyla hazırlanarak birlikte , daha çocukken kaybettiğimiz kız kardeşimin mezarlığına giderdik. Tanıdıkların mezarları da ziyaret edilirdi . Dualar sonrası mezarlık sulanırdı. Sonra Eyüp Sultan ziyareti. Burada adının Yaşar olduğu aklımda kalan leyleği izlerdik. Sonra meydanda hediyelik eşyacılardan düdük de olabilen toprak testiler, mum gibi bir malzemeden yapılmış kuğular,mini el davulu ve benzerleri alınırdı. Ya gidiş ya dönüş yolunda balık almak için Karaköy’e kesin uğranırdı. O yılların Karaköy ve Eminönü sahili denince akla gelen, eski İstanbulluların hafızalarına kazınmış o inanılmaz sevimli pelikanı hatırlarım. Yaşar, göç ederken muhtemelen yolu şaşırmış ya da bizim yaban ördeğimiz gibi yaralanıp Karaköy’deki balıkçılar tarafından tedavi edilmiş bir kuştu. Gitmemiş, Karaköy rıhtımını ve sandalların arasını evi bellemişti. Karaköy’deki balıkçı esnafı Yaşar’ı o kadar benimsemişti ki, her sabah tezgahlar açıldığında ona en taze balıklardan payını verirlerdi. Yaşar da teknelerin arasında, bazen sandalların burnuna tünemiş halde keyifle dolanırdı. Karaköy-Kadıköy veya Karaköy-Haydarpaşa vapurundan inen yolcular, köprüden geçenler sırf onu görmek için bile rıhtıma uğrarlardı. O yıllarda Karaköy’ün o kendine has iyot, balık ve mazot kokulu atmosferine neşe katan bu kaşıkçı gagalı pelikan, eski İstanbul’un hayvanla insanının ne kadar iç içe, şefkatle ve dostça yaşadığının en güzel kanıtı ve o dönemin en canlı simgelerinden biriydi. Şimdi de her zaman olmasa da bayram gezintileri arasında özel bir yeri olan Gülhane parkı hayvanat bahçesine değinmeden geçemeyeceğim.
Yine çocukluk yıllarımızın bayramlarında gezmeye gidilen Gülhane Parkı Hayvanat Bahçesi, o dönem İstanbul’luları için adeta bambaşka bir dünyaya açılan kapıydı. Bugünün modern belgesellerinin ya da dijital dünyasının olmadığı o yıllarda; Anadolu’nun veya dünyanın egzotik hayvanlarını çıplak gözle görmek, onlara dokunacak kadar yakın olmak tarifi imkansız bir heyecandı. İlginçtir bugünkü kadar veterinerin olmadığı, hayvan hastalıkları ve bakımı hakkında hiçbir şey bilinmediği bu yıllarda insanlar hayvanlarla yemeklerini paylaşmış, onlarla yoldaşlık kurmuş, keselerine yük bindirmeden onlarla dost kalmayı bilmiş ve hep çok sevmişlerdi. Bugün bu iş nasıl böyle bir sektör oldu o günlerde söylense inanılmazdı.ve de işin daha renkli, daha eğlenceli kısmı;
Dolmabahçe’den Maçka’ya çıkan yokuşun hemen başlangıcında, İnönü Stadyumu’nun hemen yukarısında bulunan tarihi Küçükçiftlik Parkı. ( Eski adıyla Küçükçiftlik Lunaparkı ). Burası lunapark olmadan önce İstanbul’un en ünlü açık hava gazinolarından biriydi. Sonrasında da İstanbul’un en ikonik nostaljik lunaparklarından birine ev sahipliği yapan bu alan, dönme dolabı, çarpışan arabaları ve rengarenk ışıklarıyla bir dönem İstanbul’luların hafızasında yer edinmişti. Dolmabahçe yokuşundan aşağı bakınca görünen o devasa dönme dolaplı dönem. Rengarenk ışıklarıyla geceleri insanları, hele ki çocukları kendine mıknatıs gibi çeken bir rüya eğlence merkeziydi. Dev balerini, Radar isimli hız vagonları, atlı karıncası, dönme dolapları, korku tüneli ve tabi ki her çocuğun bir şekilde binmek için can attığı çarpışan otoları.
Medrano Sirki’nin Dolmabahçe’deki varlığı, İstanbul’un eğlence tarihinde oldukça ikonik bir yere sahiptir İstanbul’un en ikonik nostaljik lunaparklarından birine ev sahipliği yapan bu alan, uzun yıllar dönme dolabı, çarpışan arabaları ve rengarenk ışıklarıyla İstanbulluların hafızasında yer edinmişti.
Ayrıca o yıllarda İstanbul’da bayramda çocuk olmak, genç olmak demek; o dönemlerin en büyük eğlencesi olan geleneksel “Bayram Yerlerine gitmek” demekti. Kasımpaşa da İstanbul genelinde bu kültürün en canlı, en kalabalık yaşandığı tarihi semtlerin başında geliyordu.
Bayram yeri Kasımpaşa’nın merkezinde, tarihi Cami-i Kebir (Büyük Cami) ve Kulaksız/Piyalepaşa’ya doğru uzanan vadi hattı yakınlarındaydı.
O dönem Kasımpaşa Bayram Yeri’ne dair hafızalarda kalan en ikonik detaylar şunlardı diye hatırlıyorum;
Tahta Salıncaklar ve Dönme Dolaplar: Günümüzün modern lunaparklarından farklı olarak, insan gücüyle (salıncakçılar tarafından) döndürülen devasa tahta salıncaklar, zincirli sandalyeler ve ahşap dönme dolaplar kurulurdu. Salıncakları hızlandıran “gondolcular” çocukların kahramanıydı.
Seyyar Eğlenceler ve Macunlar: Rengarenk bayram macunları, kağıt helvacılar, pamuk şekerler, niyet çeken tavşanlar, seyyar fotoğrafçılar ve kırmalı tüfekle hedef tahtasındaki mantarlara arkasında tüy olan mini oklar atmak erkek çocukları için bambaşka bir keyifti.
Sirk ve Cambaz Çadırları: Tıpkı Dolmabahçe’deki gibi çok devasa olmasa da, Kasımpaşa Bayram Yeri’ne de dönemin ünlü yerli cambazları, sihirbazları, Tahta bacaklı adamı, jonglörleri ve at binme alanı ile çocukların bayram eğlencesinin gözdesiydi. Akrobasi çadırları önünde davul zurna çalınarak ahali içeri davet edilirdi.
Ayrıca 2 – 3 motorcunun içinde motorlarıyla düşmeden tur attıkları küre tel kafes, merkez kaç kuvvetiyle sizi duvara mıhlayan ve cesaret edenlerin duvar boyunca yukarı doğru tırmanılan bir ayrı eğlence bölümü. İyi harçlık toplandıysa go- Kart bölümünü atlamadan geçmemek lazım. Çarpışan otolar gibi değildi. Bambaşka bir şeydi. Kaç çocuğun hayalini İstanbul’un caddelerinde, sokak aralarında onu sürme hayali vardı. Çocukluk işte . Hayaller büyük.
Kasımpaşa’nın o dönemki bayram yeri, sadece çocukların değil, tüm çevre semt halklarının buluştuğu, bayram neşesinin kalbi olan çok renkli ve kendine has kuralları olan bir panayır alanıydı. Eğlenceden sonra hemen cadde üstünde yer alan muhallebiciye gidilir hala tadı damağımızda olan nefis limonatası eşliğinde pasta yenirdi.
Çocukların her seferinde hayranlıkla izlediği ünlü sihirbaz Zati Sungur, o dönemlerde sadece kapalı salonlarda sahne almaz; bayramlarda halkın ayağına gider, geçici dev çadırlar kurarak harçlığını kapıp gelen çocuklara ve ailelere sihir dünyasının kapılarını açardı. O dönemin çocukları için bayram harçlığını biriktirip Zati Sungur’un çadırına bilet almak çok büyük bir prestijdi.
Sahneye çıktığında giydiği o smokini, pelerini, bıyıkları ve tok sesiyle çocukların gözünde gerçekten üstün güçleri olan bir büyücü gibiydi.
Saraçhanedeki belediye binası önündeki havuzlu alan da bayramlarda gezmeye gidilen yerlerdendi. Günümüzde her yerde görmeye alışkın olduğumuz renkli ve ritmik havuzların İstanbul’daki ilk ve en muazzam örneğiydi. Havuzun fıskiyelerinden fışkıran sular, alttan vuran rengarenk (kırmızı, yeşil, sarı, mavi) projektör ışıklarıyla aydınlatılırdı.
Sadece ışık değil, suyun yüksekliği ve yönü de çalan müzikle (genellikle klasik müzik, valsler veya dönemin meşhur marşları) ritmik olarak değişirdi. Suların bir yükselip bir alçalması, adeta dans eden bir su duvarı oluştururdu. Çocuklar suyun en yükseğe çıktığı anı büyülenmiş gibi izlerdi.
Evlerde bunalan aileler, çoluk çocuk çekirdeklerini, kağıt helvalarını alır, havuzun etrafındaki banklara kurulurdu. Genç aşıkların, üniversitelilerin İstanbul’daki en popüler buluşma ve randevu noktalarından biriydi. Havuzun serinliği ve çıkardığı su sesi, şehir gürültüsünü unuttururdu.
O dönemin meşhur arkası körüklü fotoğraf makinalı seyyar fotoğrafçıları (şipşakçılar) havuzun etrafında fır dönerdi. Arkaya belediye sarayını ve ışıklı fıskiyeleri alıp ailece veya sevgiliyle fotoğraf çektirmek, o fotoğrafın banyosunun yapılıp fotoğraflara kavuşmak için birkaç dakika orada beklemek çok büyük bir ritüeldi. Birçok İstanbul’lunun siyah-beyaz veya ilk renkli albümlerinde bu havuzun önünde bir karesi mutlaka vardır.
Ve okul vakti. Özlenmiş arkadaşlar, öğretmenler, yollar. O yollar. Ah İstanbul.
O yılların İstanbul’unda tabiki daha farklı eğlence yolları da vardı. Dini bayramların özellikle 2. ve 3. günleri hava da güzelse, İstanbul’l’ular için en büyük lüks ve kaçamak “Adalar’a gitmek”ti. Bayramlarda Ada vapurları, sadece bir ulaşım aracı değil; neşenin, müziğin ve tam bir İstanbul sayfiye kültürünün yaşandığı yüzen birer festival alanı gibiydi.
Bayram sabahları Sirkeci veya Karaköy’deki Adalar iskelesinin önü iğne atsan yere düşmez bir hal alırdı.
Yeni bayramlıklarıyla şıkır şıkır giyinmiş aileler, ellerinde piknik sepetleriyle uzun kuyruklar oluştururdu. Gençler hep enerjiklerdi. Fıkır fıkır kaynıyorladı.
Vapur iskeleye yanaşıp vapurla yolcuları ayıran kapılar açıldığında , hınca hınç kalabalık vapurla içeri hücum ederdi. Herkes o meşhur dış taraftaki ahşap koltuklarından kapmak ya da üst katta püfür püfür esen açık alanı kapabilmek için birbiriyle yarışır, çocukların ellerinden sıkı sıkı tutulurdu.
Vapura bindiğinizde burnunuza gelen o has deniz kokusu, motor yağı ve ahşap cilanın karışımı zaten yolculuğu, gerçekten bir yolculuğa çıktığımızı çağrıştırıyordu.
Çocuklar da merakla alt kattaki açık pencerelerden makine dairesinin o devasa pistonlarının iniş kalkışını, yağcıların hummalı çalışmasını büyülenmiş gibi izlemesi de onlara yeni bir bakış açısı kazandırıyordu kuşkusuz. Çok renkli, harika insanlardı çevrenizdekiler. O yıllardaki insanların birbirine saygısını başka bir yerlerde asla bulamadığımı itiraf etmeliyim.
Yolculuk başladığı an, Ada vapurunun o kendine has ritüelleri de devreye girerdi. Yol boyu vapurun içinde adeta küçük bir şenlik yaşanırdı:
Vapurun hemen üst katında yer alan büfeden aldığı sıcacık, demli ve harika lezzetteki çayları dağıtan çaycılar, ellerinde askılı dev bakır tepsilerle yolcuların arasında dolaşır, “Taze çaylar geldi!” diye bağırırlardı. Karaköy’den veya iskeleden alınan gevrek sokak simitleri, çayla birlikte yenir; simitlerin yarısı da vapurun arkasından süzülen dev martı sürüsüne fırlatılırdı.
Tabi bir de vapur satıcıları vardı ki her biri birer stand-up sanatçısı gibiydi. Jilet gibi takım elbiseleriyle vapur salonunun ortasına geçer; limon sıcağı, dikiş nakış aletlerini, sihirli cüzdanları ya da leke çıkarıcıları öyle bir üslupla anlatıp satarlardı ki, bayram yolcuları hayranlıkla izlerdi.
Gençlik yıllarımız tüm dünyada gençlik kültürünün yükseldiği yıllardı. Eğlenmek için Adalar’ı tercih eden ispanyol paça pantolonlu, uzun saçlı gençler, vapurun kıç tarafında toplanır, gitar akorları eşliğinde dönemin meşhur aranjmanlarını veya pop şarkılarını hep bir ağızdan söylerlerdik. Şanslılardan biriydim ve halası Almanya’da çalışan ve gelirken masrafları çıksın diye satılık teyp getiren birinden bir taşınabilir teyp almıştım. Yanımızda yeterli pille vapurda ‘’ Hayat Bayram Olsa ‘’ile coşuyorduk işte.
Gemideki yükselen enerji herkesi sarıp sarmışken gemi süzülerek sırasıyla Kınalıada, Burgazada, Heybeliada uğramış oluyordu. Ve nihayet Büyükada’ya varıldığında, vapurdan inen kalabalığı bambaşka bir dünya karşılardı.
İskeleye vardığımızda eğlence tekrar ve hemen orda yani yolda başlardı. Yörükali Plajı, adanın arkasında (Dilburnu’nun hemen yanı başındaki o korunaklı koyda) kaldığı için ya yürümek ya da iskelede insanları karşılayan şık süslemeli püsküllü faytonlara binmek lazımdı. Bisiklet de kiralanabiliyor muydu çok hatırlamıyorum ama bir de üstüne binebildiğiniz eşekler vardı. Eşek üstünde fotoğraflar çekilir büyük bir heyecanla varış noktası olan plaja yolculuk başlardı.
Yörükali’ye ayak basar basmaz, koyu çevreleyen o meşhur yan yana dizilmiş ahşap soyunma kabinlerine gidilirdi. Önce kızlar mayolarını değiştirirdi ve sonra da erkekler.
Dünya genelinde plaj modasının devrim geçirdiği yıllardı. Dönemin cesur ve bir tarzı olan İstanbul gençleri zaten rengarenk bikiniler, yüksek bel mayolar, büyük güneş gözlükleri ve hasır şapkalarıyla plajın kumlarında adeta bir podyumdaymış gibi boy gösterirlerdi. Teraslarında hem müzik dinler, hem iskambil oynar ve de dans ederdik.
Ada vapuruna binen o İspanyol paçalı, uzun saçlı, kalbi kıpır kıpır atan gençlerin Büyükada’daki nihai hedefi, dönemin efsanevi plajı Yörükali Plajı’ydı. O yıllarda Yörükali, sadece denize girilen bir yer değil; İstanbul gençlik kültürünün, modasının, müziğinin ve ilk aşkların kalbinin attığı, adeta Amerikan filmlerindeki sahil kulüplerini andıran bir özgürlük vahasıydı. Sadece yüzülmez, kumlarda veya plajın ahşap iskelesinde gençler müzik eşliğinde dans eder, twist ve rock’n roll yaparlardı. Plajın kendine has o neşeli uğultusu, dalga sesleri ve müzik birbirine karışırdı.
Güneş yavaş yavaş adanın arkasına doğru çekilirken, tenleri güneşte yanmış, saçlarından tuzlu sular damlayan gençler yine neşeli ama bir o kadar da günün bitişinden dolayı hüzünlü şekilde yola koyulup Büyükada iskelesine dönerlerdi. Dönüş vapurunda, vapurun kıç tarafında ya gitarların eşliğinde, ya da teypta hala yedek pillerden kalan son bir güç varsa daha dingin şarkılarla Yörükali’de başlayan o güzel günün hatıraları yad edilirdi.
Bugün geriye dönüp o yılların fotoğraflarına bakıldığında; Yörükali Plajı’nın kumlarında gülen, eğlenen o genç yüzler, o yılların İstanbul’undaki o medeni, çok saygılı, neşeli ve umut dolu gençlik enerjisinin en saf, en samimi simgesidir diye düşünüyorum.
Gemi ters rotayla yine adalara uğrardı. Dönüş yolundaki bu yorgun ama mutlu kalabalık, batan güneşin Kız Kulesi ve Tarihi Yarımada arkasından oluşturduğu o muazzam kızıllığı vapurun güvertesinden izleyerek, içleri kıpır kıpır, tamammen şarj olmuş, dünyanın kötü yanlarına sünger çekmiş, yeni umutlar, yeni hayallerle evlerine dönerdi. Bu bayram gezisi kim bilir aynı arkadaşlarla ne zaman tekrar yaşanacak bilinmezdi ama herkesin anı defterinin hatırlanacak en kıymetli anılarından biri olurdu.
Evet. Biraz bayram nostaljisi olsun dedim ama koca bir yazı oldu. Ama iyi de oldu. Eski günleri, aileyi, arkadaşları anmak, bu hayatı boşa geçirmediğimizin de kanıtı sanki.
Biliyorum ki sizde de ne benzer anılar vardır. Kimbilir eski dönem arkadaşları bu bayram arayıp hal, hatır sormak için bu yazı bir neden olur diyor ve…
Hayatı koştur koştur ya da bir ekrana bakarak, anları kaçırarak yaşamak yerine; sevdiklerimizle birlikte geçireceğimiz, ruhumuzu dinlendiren o eski, telaşsız ve sevgi dolu günlerdeki gibi yaşayabilmemiz dileğiyle. Bayramımız kutlu, mutlu ve mübarek olsun diliyorum.