Hayatımızdaki Renkler. Nereye Kayboldular.

Bu günkü yazımda çevremde bir süredir izlediğim bir değişimden, yokuş aşağı nasıl freni patlamış otomobil gibi hızla gidiyor olduğumuzdan söz edeceğim. Sizin de dikkatinizi çekiyor mu görsel kültürden mimariye, otomobillerden objelere kadar çevremizdeki renk kaybını ve tek tipleşmeyi. Bu değişim öyle gemi azıyı aldı ki yeni bir yaşam şekli formu artık bize göstere göstere dayatılıyor.Bu yazımda bu konuya dikkatinizi çekmek için kısaca mercek altına alıyorum.

Gençlik yıllarımda 1+1 evler henüz icat olunmamıştı ve evlerin en büyük odası özel bir alandı. Bu oda, en iyi mobilyalarla döşenirdi. Tamamı masif maun, meşe ve fırınlanmış gürgenden yapılma harika mobilyalar bulunurdu. Vitrin, gümüşlük, kitaplık, aynalı konsol, yemek masası, sandalyeler ve koltuklar; hep oymalı, işlemeli, harika cilalanmış ve bazen de varakla bezenmiş parçalardı.

Gerçekten bu alanlar kahve içmek, sohbet etmek ve misafir ağırlamak için olağanüstü bir keyif alanıydı. Gelen misafiri bu özel alanda ağırlamak, ona hem ne kadar değer verdiğinizi gösterir hem de seçtiğiniz mobilyalar ve diğer aksesuarlar da sizin ince zevkinizi yansıtırdı. Mobilyacısından cilacısına, oymacısından camcısına ve vitraycısına kadar her biri kendi alanında uzmanlaşmış insanların ciddi emekler verdiği, gerçekten güzel, kaiteli ve çok zevkli işlerden oluşurdu. İnsanlar, maddi imkânları çerçevesinde evlerinde çok zevkli zanaatkâr işleri bulundururlardı. Harika biblolar, camlardaki, aynalarındaki bizoteler, kumlama desenler, asit indirmeler, antik ayna ve vitray çalışmalarıyla insanların huzur buldukları odalar yaratırlardı. Ev kadınlarının ev işleri, çocuk bakımı, eş olma sorumlulukları ve koşturmacası arasında gelen misafirlerini ağırladıkları saraylarıydı o özel odalar. Misafir odalarıydı.

Sonra, sonra sisteme ucuz iş gücü gerektiğinde her şey değişmeye başladı. Büyük kentlere akın eden insanların göç dalgalarıyla birlikte, hayata tutunma ve fırsatları zorlayıp zengin olma hayali, beraberinde bekar odalarını ve gecekondu kültürünü getirdi. Doğdukları coğrafyada doyamayan, artan nüfuslarını besleyemeyen insanlar; Topkapı otobüs garajından, Haydarpaşa tren istasyonundan oluk oluk İstanbul’a aktı. Kimi akrabasının yanına sığındı, kimi bekar odalarında alt alta üst üste şehir hayatına karıştı. Kentin çeperlerinde öyle gettolar oluştu ki bu insanlar, yıllarca İstanbul’da yaşamalarına rağmen denizi bile görmediler. Siyasilerin göz yumması ve yer yer teşvikiyle devlet arazilerine kurulan gecekondular, zamanla şehir kültürüne egemen oldu. Demokrasinin “çoğunluk rejimi” olmasıyla, bu yeni güç yapısı ülkenin kültürel dokusunu da değiştirdi.

Bu süreçte “iyi” olana duyulan talep; ucuz olduğu, alınabilir olduğu için yerini taklide bıraktı. Gıda sektörü, hızla çoğalan bu kitleye sahte bir dünya sundu: Boyalı limonatalar, glikozlu lokumlar ve denetimsiz yan ürünler, pestisitli tarım ürünleri, katkılı fabrikasyon ürünler her yanı sardı. Giyim kuşamda ise plastik ayakkabılar ve kalitesiz konfeksiyon ürünleri dönemi başladı. İşin ehli olmayanların kurduğu işletmeler, kitlesel onay ve ucuz tüketimle büyüdü.

Zamanla porselen demlikler, kesme bardaklar, altın varaklı el işi tabaklar ve gümüş kaşık takımları; üreticilerin “minimal ihtiyaç” odaklı stratejileri yüzünden üretilmez oldu. Isıyı mükemmel ileten kalaylı bakır tencereler yerini alüminyuma, zarif porselenler ise melamine bıraktı. Banyolardaki takunyalar plastik terliklere evrildi. Yün, keten ve ipek kumaşlar yok olurken; yerini çocukların harçlığıyla bile alabileceği naylon giysiler aldı.

Eskiden hafta içi işlerinin gerektirdiği kıyafetiyle çalışanlar, hafta sonları ya da misafirliklerde jilet gibi ütülü takım elbiselerini giyer, fötr şapkaları ve kemik gözlükleriyle şıklıklarını tamamlarlardı. Kadınlar, terzilere özel diktirdikleri elbiseleri, özenle seçilmiş aksesuarları ve bakımlı halleriyle zarafetin temsilcisiydiler. Bayramlar ve hafta sonu gezmeleri birer ritüeldi.

Ancak bu dünya, benim “kot-tişört kuşağı” dediğim yeni nesle hızla devredildi. Ütüsüz bir blucinle aylarca gezilen, pamuk oranı düşük, ucuz ve “at-kullan” mantığına dayalı bir tüketim sarmalına girildi. Sürü psikolojisiyle “moda” takip edildi ve işi biten her şey çöpe atıldı. Bu sadece kıyafetle de sınırlı kalmadı; bir zamanlar evin en değerli varlığı olan “Hacı Murat”lar (Murat 124) trafikte ayda bir kez bile görülmez oldu. Sistem, insanı kalıba sokarak nötrleştirdi ve grileştirdi.

Bugün artık insanların çok şey bilmesi istenmiyor; emek verdiğimiz her değer yaşamdan çekiliyor. Masif mobilyaların yerini MDF, sunta ve plastik aldı. Yüksek tavanlı, ferforje balkonlu, rölyefli eski İstanbul apartmanlarının yerini; içinde denizi görmeden bireysel hayatlar sürdüğümüz beton yığınları aldı. Artık herkes cep telefonundaki dünyasında yaşıyor; konuşmak yerine yazışmayı tercih ediyor. İnsanlar, neyle yapıldığını bilmedikleri yemekleri telefonla ısmarlıyor; parayı fiziksel olarak görmedikleri için “değer” kavramı anlamını yitiriyor.

Yapay zekanın ve robotların insan emeğinin yerini aldığı bu yeni dünyada, “üretmeyen ve sürekli tüketen” bir yeni yapının nasıl ayakta kalacağı ise büyük bir soru işareti. Gerçekler acıdır; ancak değişim bu kez yüzyıllar sürmeden, çok hızlı ve sert geldi.

Kendi hayatını yaşadığınız zanneden , ama aslında kendi için yazılan senaryonun sessiz oyuncuları olan bu nesil yukardaki verilen kavganın sonucuna göre ya  tamamen yok olacak ya da seçilmişlerin dışında kalanlar ( Seçimin nasıl yapılacağı çok belli ) saksıda insan kıvamında tatsız,tuzsuz bir yaşama devam edecek.

Devamla. Hayatımızdaki artık doludizgin oluşan hızlı değişimleri madde madde sıralarsak ;

1. Renklerin Veri Odaklı Kayboluşu

Bilimsel araştırmalara ve müze arşivlerine (özellikle Science Museum Group verilerine) dayanarak, son yıllarda nesnelerin renginin nasıl değiştiği vurgulanıyor. Eskiden daha canlı ve çeşitli (mavi, sarı, kırmızı) olan ev eşyaları ve araçlar, günümüzde büyük bir hızla gri, siyah ve beyaza dönüştü.

2. “Ortalama”nın Güvenli Limanı

Şirketlerin ve üreticilerin risk almaktan kaçınması ana temalardan biri. Bir otomobilin gri olması, onun ikinci el satış değerini korumasını sağlar çünkü gri “herkese hitap eden” nötr bir renktir. Bu durum, estetiğin yerini ticari kaygılara ve “garanticiliğe” bıraktığını gösteriyor ve maalesef zevkinizi es geçip bu kaygılar nedenli sizi tek tipleştiriyor.

3. Mimari ve İç Mekanlarda “Minimalizm” Tuzağı

Dünyanın her yerindeki modern binaların, kafelerin ve evlerin birbirine benzemeye başlaması. “Airbnb Estetiği” olarak da bilinen; çıplak beton, antrasit rengin öne çıktığı dayatma detaylar ve beyaz duvarların hakimiyeti, şehirlerin kendine has ruhunu öldürüp dünyayı dev bir “tek tip” mekana dönüştürüyor.

4. Algoritmaların Etkisi

Sosyal medya ve algoritmaların, popüler olanı (yani en çok kabul göreni) sürekli önümüze çıkarmasıyla beğeni algımızın standartlaşması. Aykırı veya çok renkli olanın “riskli” veya “rüküş” kabul edilip elenmesi süreci.

5. Küreselleşmenin Yan Etkisi: “Yersiz-Yurtsuzlaşma”

Eskiden bir şehrin renginden nerede olduğunuzu anlayabilirdiniz (örneğin İtalya’nın toprak tonları, Ege’nin mavisi). Şimdi ise bir alışveriş merkezi veya iş merkezi fotoğrafına baktığınızda, oranın Tokyo mu, Londra mı yoksa İstanbul mu olduğunu anlamak imkansızlaşıyor.

Özetle İnsanlığa Verilen Mesaj Şu; Minimal yaşa, kendine yet, çünkü artık tekil bir birey olarak hayata devam edeceksin .Ve tabi ki bu dünyada hem özgürsün ve ne yazık ki artık yalnızsın.

Artık gözlemlediğimiz dünyanın daha verimli, daha minimalist ve daha modern görünmesi. Ancak bu süreçte çeşitliliği, yerelliği ve karakteri gri bir bulutun altında kaybediyoruz.

Bu minimalizm uğruna ruhumuzu mu feda ediyoruz diye sizlere sormak isterim.

Tüm bu değişimleri, dünyanın yeni bir yapıya kavuşturulması kapsamında değerlendiriyorum ve bunun kesinlikle kasıtlı olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın bir “tersine evrim” yaşaması için taşlar özenle döşeniyor gibi. Seyahatimde geçen yıllarda Güney Kore’de gördüğüm giysi renklerinin tamamen nötr tonlara hapsolması, bu “tek tipleşme” sürecinin bir göstergesi olarak beni oldukça ürkütmüştü.

İki farklı tatil deneyimini kıyaslayalım: Bir tarafta, sizi şımartan, hayallerinizdeki yaşamı sunan, ihtiyacınız olan her şeyin düşünüldüğü konforlu bir otel odası; diğer tarafta ise “minimalizm” akımının arkasına saklanarak dayatılan, ruhsuz bir konsept. İki yastıklı, çekmecesiz, başucu sehpasız, televizyonsuz, renksiz, daracık, buklet malzemeleri bile bulunmayan, sadece kahvaltı sunan bu “moda” otellerde mi kalmak istersiniz? Yoksa girişinde heykellerin, güler yüzlü personelin karşıladığı; uzak odalar için servislerin çalıştığı, ana binaya girdiğinizde soğuk içeceklerle ağırlandığınız, hatta çevresinde papağanların olduğu bir “rüya otel’de mi? Ki bu anlatılanlar hiç de zor değil. Neyi talep ederseniz onu alırsınız. Zorlu çalışma saatlerinizin ardından kendinizi şarj edip gerçek dünyaya döndüğünüzde size o tatilin hayalini kurduran, ruhunuzu besleyen elbette ikincisidir.

Peki, insanlar aynı parayı ödedikleri halde neden bu “minimalist” ve ruhsuz konseptleri tercih ediyor? Belki de algoritmalar bizi buna zorluyor.

Dünyayı tek tipleştirme ve zevkleri köreltme çabasının sokaktaki en taze, en somut kanıtını geçtiğimiz günlerde bizzat yaşadım. Keten ve pamuk gibi doğal kumaşlardan yapılmış, rahat ve etnik yazlık giysiler satan bir işletmenin oldukça eskimiş, ruhunu kaybetmiş tabelasını yenilemek için kolları sıvadık. Amacımız, o dükkânın kumaşındaki doğallığı ve etnik ruhu dışarıya yansıtacak, zanaat kokan bir tasarım sunmaktı.

Tasarımı sunmaya gittiğimde, modern dönemin popüler kültür figürlerinden biri olan —vücudu dövmeli, elleri yüzüklerle dolu, kulağında pek çok küpe taşıyan— bir çalışan tasarımıma bakıp, “Tabelanın, vitrindeki ürünlerin önüne geçtiğini” iddia etti. Oysa gerçekler bambaşkaydı: Mağazanın önü sürekli park etmiş arabalarla kaplıydı ve caddeden geçen birinin o vitrini görmesi fiziksel olarak mümkün bile değildi. Ben de haklı olarak, insanların dikkatini çekmek, o etnik meraki uyandırmak ve caddenin karşı tarafındaki potansiyel müşteriyi dükkâna yönlendirmek için binanın üst kısmında, dükkânın konseptiyle uyumlu ama çarpıcı bir tabelaya ihtiyaç olduğunu savundum.

Tam o sırada mağaza sahibi yanımıza geldi. Ancak beni desteklemek yerine, seyahat ettiği İngiltere’deki tabelaların artık nasıl küçük, dikkat çekmeyen ve iddiasız bir görünüme büründüğünü anlatmaya başladı. Tercihini de bu “küresel siliklikten” yana kullanacağını söyledi. Batı’dan ithal edilen bu “iddiasızlık” modası, aslında estetik üretmekten kaçanların sığındığı bir konfor alanından başka bir şey değildi.

Günün sonunda ne mi oldu? Ülkenin en iyi ustalarının elinden çıkacak, o dükkâna kurumsal bir kimlik ve kalıcı bir değer katacak olan zanaat işi tabela tasarımı “pahalı” bulundu. İş, piyasada “çantacı” diye tabir ettiğimiz, o merdiven altı, kayıt dışı “çekirge ekiplerden” birine teslim edildi. Sonuç; tam da o bahsettiğim ruhsuz, birbirinin aynısı, kenti işgal eden kalitesiz üretimlerden biri daha sokaktaki yerini aldı.

Kendi kültürünü, kalitesini ve iddiasını savunmak yerine; Avrupa’nın minimalist ambalajlı ruhsuzluğuna ve yerli piyasanın ucuzculuğuna teslim olan bu zihniyet, iyi şeylerin sonunu nasıl kendi ellerimizle getirdiğimizin en net özetidir.

Buradan ben şu çıkarımı yapıyorum: Artık “görünmek”, “fark edilmek” ve “estetik değer sunmak” istenmiyor. İnsanlar sistem tarafından yavaş yavaş “nötr” bir alana, yani o gri dünyaya çekiliyor. Estetik bir duruş sergilemek, geleneksel zanaatı yaşatmak ya da kaliteli bir yaşam standardı talep etmek artık “demode” ilan edilip, yerini bir “minimalizm” yalanıyla gizlenen vasatlığa bırakıyor.

“Sonuç olarak, gençliğimin o masif maun kokulu odalarından, İngiltere özentisi silik tabelalara ve merdiven altı üretimlere uzanan bu yolculuk, sadece bir zevk değişimi değil; insanlığın kendi elleriyle ördüğü bir tersine evrim hikâyesidir. Sistem bizi önce toprağımızdan kopardı, sonra ucuz ve plastik bir dünyaya mahkûm etti. Şimdi ise algoritmalarla zihnimizi, ‘minimalizm’ yalanıyla mekânlarımızı, ruhsuz renklerle de sokaklarımızı grileştiriyor.

Unutmayalım ki hayatı zenginleştiren şey, insanın o şeye verdiği emektir; oymacının el nuru, camcının bizotesidir. Bizi robotlardan ayıran, estetik kaygılarımız ve dünyaya bıraktığımız özgün izlerdir. Bugün ucuzun, sahtenin ve iddiasızlığın arkasına saklanarak derinliği olan her şeyi hayatımızdan birer birer uğurluyoruz. Çevrenize bir bakın: Renkler soluyor, mekânlar kutulaşıyor, insanlar ekrana gömülüp sessizleşiyor. Gerçekler acıdır ama kabul etmek gerekir: Eğer kendi zanaatımıza, kültürümüze ve estetik iddiamıza sahip çıkmazsak, çok yakında kendi yarattığımız bu ruhsuz, gri distopyanın içinde sadece birer ‘tüketim verisi’ olarak kaybolup gideceğiz. Ve o gün, bizi şarj edecek bir rüya oteli dahi bulamayacağız.

Dünyanın bu hızlı ve sert dönüşümünde griye boyanmayı reddetmek, her şeye rağmen renklere, zarafete ve emeğe sahip çıkmak hâlâ bizim elimizde. Yoksa insanlık, kendi sonunu kendi elleriyle imal etmiş olacak diyor ve böylece bugünkü yazıma son noktayı koyuyorum.

Bizim yaşadığımız o gerçekten renkli o dünyada yaşamayı herkesin hak ettiği savunusuyla herkese renkli , kaliteli, zevkli, rafine bir hayatı yaşama fırsatı dileklerimle. ( Unutmayın .. Hala taleplerinizi iyiye, güzele yönlendirerek bu hızlı gidişe dur diyebilirsiniz )

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir